son cumle gibi...

23/7/2007 - Özgürlük Bunalımları İçinde...

Uçurumun kenarındayım şimdi. Bıraksalar önümde bir peri masalı kadar sahte, ama burnumdaki soğukluğu kadar gerçek havanın içine dalıp, gözümün alabildiği ovalarda kanatlanmak istiyorum.İşte ben özgürlüğün bu tarafını sevebiliyorum. Kimsenin bana karışmadığı, savaşlardan yorulmamış, bir kuş hafifliğindeki özgürlük.Yanımda Dünya’nın ağırlığını taşımaktan yorulmuş insanlar görüyorum. Ama biliyorum ki onlar özgürlüğün bu anlamıyla, yani çizginin diğer tarafıyla ilgilenmiyorlar. Akıllarının içinde yuvalanmış fikirleri, ya Dünya kelimelerine sığdıramıyorlar, ya da sığ denizlerden çıkarmaya korkuyorlar o inci tanelerini.

Üşüyorum hafiften. Özgürlüğün, bana ait olanın, yaşanmamış olanın, en tatlı hissi bu belki de. Yahut Dünya bana bir şeyler anlatmak istiyor. Bu soğukluğuyla bana "geri dön, yaşanacak şeyler var” diyor aldırmıyorum, kapıyorum, kulaklarımı, O'na, getirdiklerine, götürdüklerine. Kuşlar geçiyor önümden. Hepsinde bir yerlere yetişme çabası.Göçmenliğin verdiği yorgunluğu, kibirliliği seslerine vuruyorlar. Dağlarda yankılanıyor. "Beni de alın yanınıza diyorum" duymuyorlar. Yankıların içinde kayboluyor sesim.

Bazen düşünürdüm. Bir kuş olsam, avcıların vurma korkaklığında, ürkmüş ama özgür bir kuş. "Bu ülkede güvercinleri vurmazlar" diyen biri aklıma geliyor… Onu da vurdular. Hem de kurşunun çıktığı tüfeği başkasına vererek. Bu özgür mor dağları, bu sümbüllü bahçeleri, buram buram Anadolu güllerinin açtığı bu ovaları, daha da karartmak uğruna vurdular."Ya beni de vururlarsa diyorum." yüzüm bulanıyor bir anda. Öyle umumiyetle falan değil, bu ovaların karartısına artık yüreğim dayanmadığı için. Ben gittiğimde belki ardımdan veda türküleri söylenir, ve bakarlar uçtuğum dağlardaki bıraktığım izlere. Gözümün görebildiği her yer benim. İşte bu benim sevimli kızıl elmam. Benden öncekilerin ulaşma çabası şu gözlerimin alamadığı topraklar. Onlar şimdi o sessiz, o yorgun ve yaşlı şahidin altında yatıyorlar. Bense inadına uçuyorum. Belki bir gün beni de böyle güzel ezgilerle uğurlarlar, ve bende dinlerim o yaşlı şahidin altından. Geçirdiğim hayatımın, yaşanmamışlıklarına üzülmeyi bırakarak...

Kendime geliyorum birden, arkamdan gelen sesle. "burju hadi hava kararacak , gidiyoruz."
Başka bir bahara ve soğukluğa ertelendi özgürlüğüm. Belki de kararan hava, gerçeğin soğukluğunu üstümden alır düşüncesiyle, peşlerinden gidiyorum......

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/7/2007 - Gün İçinde Zararsız Bir Küçük Kriz

Gün geliyor usulca. Bu kadar kararlı ve net olabilmeni kıskanıyorum. Ve şu saatteki hafifliğini... Sırtında hiç yük yok. Ve öyle huzurlusun ki... Yolların göz kapakları ağır. Uyanmak istemiyorlar belli. Ama gün geliyor usulca...

Serin rüzgar yüzüme vuruyor. Aydınlanan gün ruhumun kararmış kısmına su tutuyor. Tazelikler inatla giriyor içime. Gazetelerse henüz ulaşmadı elime.

Gün, yeni doğmuş çiçekler gibi açıyorsun. Gelincik mi desem sana yoksa akşam sefası mı! Ferahlık katıyorsun içime. Gitmeden sıkıca sarılmak istiyorum sana.

Emrivakidir aslında yaşam. Karanlık gibi baskındır acı. Aydınlıksa cellatvari. Susmamalıyım şimdi. Gün henüz gelmedin. Ben bu anı yaşamalıyım doyasıya. Üzüntüler bile sevimli şimdi. Ve pencereme en çok bu tonun yakışıyor gökyüzü.

Gün geliyor usulca. İçimde telaş. Zihnim taze. Aklımda yaşarken ölümü kabullenmek var. Tam bir senedir konuşmadık görmedik birbirimizi. Oysa sağlıklı bir psikoloji değildi benimki. Aklımdan geçmemeli hastalıklı hiçbir düşünce. Ama engel olamıyorum. Söküp atamıyorum.

Gün sen usulca girdin kanıma. Sana benzedim ben içinde yaşaya yaşaya. Söyle kıyametim ne zaman? Senin gibi ruhumun bir yarısı kapkaranlık. Diğer yarısı öyle aydınlık ve öyle güneşli. İkililik midir yaşam? Biliyor musun, böyle üzerimde lanet gibisin. Güzel bir akşam vaktinde sen eserken serin serin, ben ağlayacağım. Sen güneşle bir olup kavururken yeryüzünü, ben yıldırım gibi düşeceğim bulunduğum yere. On yıl sonra... Elli yıl sonra... Ben hep hıçkırarak ağlayacağım. Tıpkı sen gibi oldum ben. Ve ne yazık ki hiçbir sakinleştiricinin de etkisi yok.. Artık alkol de yaramıyor. Aksine sinir sistemimi daha da rezil ediyor. Ruhumun nimetleri gittikçe azalıyor. Ama senin ölü parçaların gittikçe artıyor gökyüzü. Üç sene önce nasıl seyrederdin beni. Seni fark edecek kadar derin değildim ben. Hâlâ bu kadar net ve bu kadar kararlı olabilmene şaşırıyorum.

...

Gün bitiyor aynı kararlılıkla. Bense ucuz düşler peşindeyim inatla. Bu günlerde babam da eskisi gibi öpüp sevmiyor beni. Üzülüyorum çok. Yemekte surat astım. Sandalyeyi hızla geri itip : "Bu evde çok yalnızım. " dedim. Babam arkamdan seslendi. Gidersem öpecekti biliyordum. Arkama bakmadan balkondan içeri girdim. Merhametime güvenmiş bir halde: " İçimde kalır sonra." dedi. Omuz silktim ben. İstediğim oldu. Üzüldü.

(- Benim de içimde çok şey kaldı baba- Anlamak istemedin. Hesabın hep doğruydu. Sence de çok baskı yapmadın mı bana? Sen istediğin için, sen üzülme diye bunu seçtim ben. Ve asla ihanet etmedim kahraman gençliğine. Ben şimdi günlerle kavga eden akıl hastası biri olup çıktım. Ne güzel, sen de gurur duyuyorsun benimle. Doğruyu yaptım diye. Doğru diye bir şey yok ve ben sadece çok iyi bir oyuncuyum, Sevgili Babacığım! )

Kötü olmak, çok kötü olmak istiyorum. Batmak istiyorum anneme. Sırf sinirlendirmek için acımasızca plânlar yapıyorum. Balkonda en güzel sohbetleri rezil ediyorum. Masaya su döküp içeri kaçıyorum. Ablamın tabağındaki bisküvilerin üzerine çay döküp, bulamaç haline getirip odama gidiyorum. Gülme krizinden karnıma ağrılar giriyor.

Gün bitti yine. Bittin mi sahiden gün? Seni baya süsleyip de anlattım yukarıda. Sev beni gün. Öp beni. Gece olunca ölüyor musun sen? Ben ölüyorum. Sen aydınlanınca her şeyi ama her şeyi unutuyorum.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/5/2007 - bURJu...

ya gercekten cezalandırılsaydık???

cümle kuramasak,düşleyemesek, gördüklerimiz,yasadiklarımız canımızı acıtmasa... hic akıllanmasak, körükörüne dalsak hayata????

ve tüm hayat uzun gelse , en cekilmezinden mesela....
gözlerimiz anlamını yitirse.... dudaklarimiz tadini...???

tercihlerimiz bizim olmaktan çıksa.... tek bir yol çizilse bize, sağı solu yüksek duvar....
o duvarlara en cok carpan ben olurdum eminim....

çünkü ben geç kaldim.... dümdüz gitmek istedim aslinda, istemedim degil....    ama...

cümleler bile dağınık olduğunda güzel geldi....sonra... yine zaman oldu....

hep sadık olmak istedim yaşama... hep bağlı kalmak, tutunmak bırakmamacasına...
ama sen ne kadar asılsan da , içinde bana rengini veren hayatın,gözlerinin baskasinin gibi bakamadiği şekiller, imgeler asıldı rüyalarıma....

yine denesem ne çıkar ??? beynimin oyunlari güzel.......aynı sonlar yazdıysa zaman bana....  zaten geç kalmisken... vazgeçmemisken, daha en dibe vurmamışken...

ya da dibe vurduğunu bilmeden.. daha aşağısı varmı, bunu bile merak ederken....

gercek dediğimizi  ararken??? soru sorarken,, sormazken... düşünmeden uyurken.....




amaç kafa karistirmaksa ben varim !!!
hiç yaşamadim var sayarim... daha geç olmadan, baska bir rüyaya dalarim.....


burjuuu.........

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/3/2007 - ölü kelebekler...

Hiçbir sevgi yetmiyordu bize... Başkalarının kalplerinde yarattığımız, ateşlediğimiz sevgilerle yaşayabiliyorduk ancak... Çünkü birileri bizi ilk ve gerçek sevgiden yoksun bırakmıştı... Ve bu boşluk hiçbir aşkla, hiçbir sevgiyle dolacak gibi değildi... Birinden, öbürüne, sonra bir başkası daha... İşte tam bulduk, derken, elimizde soluk, hüzünlü cam kırıkları kalıyordu... Sevgi arsızıydık sanki... Doğumumuzla birlikte verilmemiş olan o ilk ve gerçek sevginin yeri hiçbir insanın sevgisiyle dolacak gibi değildi... Dünyayı zihnimizde taşıyorduk sanki... Karşılaştığımız, bizi sevsinler, bize bağlansınlar, diye uğraştığımız insanları ayrı birer varlık olarak tanımaya, anlamaya çalışmıyorduk... Onlardan isteğimiz sadece içimizdeki o büyük boşluğu doldurmalarıydı... Bu boşluğu doldurmaları için bize hayran, sonsuz sevgili dolu, ve itaatkar insanlar olmaları gerekiyordu... Bir uzantımız olmaları... Belki bu güne dek gerçek anlamda hiç varolmadığımız için, kendimizden kurtulup başkalarının hayatlarına, kalplerine girmediğimiz, yüreklerimiz hep bizde kaldığı için çekici, parıltılı insanlardık... O yaralı, o hasta varlığımız çekiyordu sanki insanları bize... Hiç gerçek anlamda yaşamamışlığımız.
Gerçek anlamda yaşamadığımız için bize yaklaşan insanı önce hiç olmadığı kadar yüceleştiriyor, kafamızda yarattığımız o sahte idollerden birinin yerine koyuyorduk... Çünkü onu olduğu haliyle anlayıp sevmek çaba isterdi... Onu zayıflıklarıyla sevmek bizi kendimizden kuşkuya düşürürdü... Bir insanı zayıflıklarıyla sevmek bize o derin boşluğumuzu hatırlatırdı... Bu karşılaşmada içini açmayan, kendinden vazgeçmeyen, adını hiç unutmayan taraf biz olmalıydık... Çünkü içimizi açarsak, kendimizden vazgeçersek, adımızı unutursak içimizdeki o büyük boşluk görünebilirdi... Hiç varolmadığımız... Kendimizi bugüne dek bir başkası için hiç feda edemediğimiz o hiç yaşamamışlığımız ortaya çıkardı... İçimizdeki o katil ortaya çıkardı... Onla yaşamaya mecbur olduğumuz... Mahvolmamak için mahvetmek zorunda olduğumuz... Evet... İçimizdeki katil... Çünkü bizi sevenlerin sevgisini onları öldürmek için kullanıyorduk... Onların önce varlıklarını gizleyen perdelerini, kapaklarını, zırhlarını açmalarını sağlıyor, çırılçıplak bırakıyor, sonra en zayıf, en kırılgan yerlerinden zehirli dudaklarımızla öpüyor ve o halde bırakıyorduk... Sonra da bir daha hiç aramıyorduk... Onlardan avuçlarımıza dökülen cam kırıklarına bakıp: Hayır aradığım bu değildi, o da diğerleri gibiydi, beni istediğim gibi sevmedi, deyip bir başkasına gidiyorduk... Birkaç gün önce yüceleştirdiğimiz insanları bize koşulsuz bağlandıklarını hissettikleri anda istediğimize kavuşuyor ve onu beklemediği bir anda küçümseyip aşağılıyor, sonra yolumuza devam ediyorduk... Aradığımız o değildi, diyorduk, o uymuyor yarattığımız idolümüze, o içimizdeki boşluğu dolduramazdı diyorduk...
Öyleyse bir başkasını, bir başkası daha denemeliydik... ta ki içimizdeki boşluk dolana dek... Ama dolacak gibi değildi... Bize kendisini sunan her sevginin bir buz kovasına atılmış küçücük bir kor parçası kadar hükmü oluyordu ancak... Ama biz kazanmayı terk etmek sanırken içimizdeki boşluk daha da büyüyordu...
Bize sevgiyle yaklaşan insanları öylesine çaresiz, öylesine çıplak anlarında terk ediyorduk ki, birçoğu adeta sevme yeteneğini yitiriyordu... Önce bir süre o zehirli ateşle bir başlarına için için yanıyorlar, ateşleri dinerken bize ışıkla açılan kalplerine kasvetli bir gölge iniyor ve ardından içlerine doğru kırgın bir nefretle dönüyorlardı...

Kimi geceler boşluğumuza aşık ettiğimiz, sonra da yapayalnız bıraktığımız kurbanlarımızın çığlıklarıyla uyanıyorduk. İşte biz birbirimizle böylesi gecelerden birinde karşılaştık... İkimizde birbirimiz için fazlasıyla çekici ve parıltılıydık. Kafamızda yıllardır gezdirdiğimiz idollerin içine hemen yerleştirdik birbirimizi... Sanki daha yüz yüze gelmeden önce böyle bir şeyin olacağını sezmiş gibiydik... İkimizde güçlü, sevecen ve kendimizden emin gözüküyorduk... Fark etmiyorduk daha birbirimizin içindeki o derin boşlukları... Ama birbirimize öyle çekici ve parıltılı görünüyorduk ki içimizdeki boşluklar henüz acı vermeye başlamamıştı...
İkimizde birbirimizi hiç olmadığı kadar yüceltiyorduk... Henüz, bu aradığım insan değil, bu o değil, aşamasına gelmemiştik. İki karanlık orman birbirini ne kadar severse o kadar seviyorduk işte... Daha önceleri başkalarına yaptığımız gibi, birbirimizi tanımaya, anlamaya, öğrenmeye çalışmıyor, durmadan kendimizi anlatıyorduk... Başkaları için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğumuzu... Ne çok sevildiğimizi, ama gerçek anlamda bizim sevgimize kimselerin layık olmadığını... Gerçekte kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, ne için yaşadığımızı anlamaya çalışmadan birbirimizin aynasında kendimize hayran olup duruyorduk.
Sonra biz değil, söylediklerimiz değil, hayatın kendisini usulca hissettirmeye başladı, başka dünyaların insanı olduğumuzu, çok başka şeyler özlediğimizi...
İşte o zaman birbirimizi kendimiz için değiştirmeye başladık... Kim kimi kendisi için daha uysal, daha itaatkar, daha evcil yapacaktı... Herkes kendisini diğerinden daha kusursuz buluyor, böyle gördüğü için her şeyi kendisinde hak olarak görüyordu... O beni kıskandığı zaman bunu sevgi diye gösteriyor, ben onu kıskandığım zaman bu onun gözün hiç de soylu bir davranış olmuyordu... Durmadan birbirimizde suçluluk duyguları uyandırmaya çalışıyorduk...
Aramızdaki gizli bir savaş başlamıştı... Birbirimiz için yarattığımız o sahte idoller çatlamaya başlamıştı bir yerlerinden... Çünkü ne o benim istediğim gibi oluyordu, ne de ben onun istediği gibi... Kimse kendi düzenini değiştirmiyordu. Ben böyleyim beni böyle kabul et, sen bana uy, diyorduk birbirimize durmadan...
Kimse bir diğerine içini açmıyor, zayıflığını, çaresizliğini, asıl önemlisi o büyük boşluğunu göstermeye yanaşmıyordu. Zayıflıklarımızı birbirimize göstermemek için usta bir taklitçi gibi kılıktan kılığa giriyor, durmadan benlik değiştiriyorduk...
Kendimiz için acı çekiyorduk, birbirimiz için değil. Anlamak değil, anlaşılmak istiyorduk. Bu trajik karşılaşma değil, o deva bulmaz dertlerimiz için değil kendimiz için ağlıyorduk, ağladığımız zamanlarda... Birbirimizi özlediğimiz için değil, kendimize duyduğumuz o derin hasretle koşuyorduk buluşma yerlerine...
Yorulmaya, tükenmeye başlamıştık... İkimizin de beklediği o an yavaş yavaş gelmeye başlamıştı... Kim kimi en çıplak, en zayıf anında o zehirli öpücüğüyle öpecek ve onu orada bir başına, o en çaresiz anında bırakıp gidecekti... Kim kazandığı anda öbürünü terk edip gidecek ve bir daha aramayacaktı... Durmadan birbirimizin en kırılgan, en çaresiz anlarını gözlüyorduk. Benliklerimizi zayıflatmak, güçsüz bırakmak için hiç olmadık sebepler yaratıp birbirimize ayrılık senaryoları hazırlıyor, bu senaryolarda karşımızdakine terk edilmiş rolü veriyor, onun bu roldeki gücünü sınıyorduk, ama bunlar hiçbir işe yaramayınca yeniden bir araya geliyorduk. Kimse yenik ayrılmak istemiyordu... Kimse bu beraberlikte katilinden, kazanma hırsından ve adından vazgeçmek istemiyordu.. Bu oyunları oynarken, kanlarımızı kimsesiz gecelere akıtırken gizliden gizliye birbirimize bağlandığımızı anlayamıyorduk bile.. Çünkü asli rollerimiz vardı bizim... Kazandığımızı anladığımız anda terk edip gitmekti bu... İçimizdeki o büyük üşümeye küçücük bir kor parçası daha atıp yürüyüp gitmek. Nasılsa geride bizi her şeyimizle kabullenip ömür boyu koşulsuz sevmeye hazır insanlar vardı. Kolay kolay boşluğa düşmezdik.
Kim daha önce davrandı bilmiyorum, ama artık şimdi bunun ne önemi var ki....Bir gün birbirimizi o en zayıf, o kırılgan yanlarımızdan öptük... O zehirli öpücüklerimizle... İşte o zaman anladık birbirimize ne kadar çok benzediğimizi.
O zehirli kanlarımız birbirine bulaştı... Hastalıklarımızın birbirine bulaştığını anlamadan kazanmış olmanın verdiği o lekeli gururla bizi koşulsuz sevenlerin yanına koştuk hemen. Birbirimizde açtığımız yaraları sarmaları için... Onlar yaralarınızı sararken biz birbirimizi en derin mezarlara gömdüğümüzü düşünüyor, bu işten yakamızı sıyırmış ve sanki hiçbir şey olmamış gibi her şeye yeniden başlayacağımızı sanırken geceleri ansızın birbirimizin çığlıklarıyla uyanmaya başlamıştık... Birbirimizi gömdüğümüz yerden yükselen ve bizi geceleri hiç uyutmayan çığlıklarla. Bazen bu çığlıklara daha önce terk edip gittiğimiz insanların çığlıkları da karışıyordu... Sanki bizim de kendileri gibi zehirlendiğimizi anlamışlar gibi... Benim boşluğum ona geçmiş, onu boşluğun bana geçmişti... Artık çaresizliklerimiz, zayıflıklarımız bize ait değildi, bizde sır değildi.. O kendimize sevdalı, kendimize saplantılı kanlarımız birbirine karışmıştı... Birbirimizdeki o uzun, o büyük geceyi öpmüştük... Gecelerimiz birbirimize karışmıştı. Senin yüreğin benim olmuştu, benim yüreğim senin olmuştu... İsimlerimiz birbirine karışmıştı... Artık kendimi sen, diye anar olmuştum. Sen kendini ben, diye sorar olmuştun....
Birbirimizi öperken görmüştük o büyük boşluklarımızı... Birbirimizi zehirleyip gidecekken aslında hiçbir yere gidemeyeceğimizi anlamıştık... Baksana günler ne çabuk kararıyor artık... Sonra o uzun geceler başlıyor. Asıl dayanılmazı bu... Hep soruyorum kendime şimdi benim gecemle, benim yüreğimle, benim kanımla orada, uzaklarda ne yapıyorsun, diye... Asıl dayanılmazı bu... Geceleri çığlıklarını duyup birden uyanıyorum yatağımdan... Çünkü aynı soruları sen de bana soruyorsun, biliyorum... Benim gecemle, benim yüreğimle, benim kanımla orada, o uzaklarda ne yapıyorsun, diye... Yüzümün yarısı sende kaldı... Yüzümün yarısı öbür yarısına ağlayıp duruyor şimdi... Benim zamanım sen de kaldı, senin zamanın bende kaldı.
Benim geçmişim senin geleceğinde, benim geleceğim senin geçmişinde kaldı... Başlangıçlarım sende kaldı, bitişlerin bende. Sığındığımız limanlardaki bizi koşulsuz seven hiçbir sevgili teselli edemez artık bizi.. İçimizdeki o büyük boşluğu onlar bilemez ki... Doğumumuzla birlikte verilmesi bize verilmesi gereken o ilk ve gerçek sevginin yokluğunu onlar ne yapsalar kapatamaz ki. Geceleri birbirimizi gömdüğümüz mezarlardan yükselen çığlıkları onlar duyamaz ki.. Onlar sadece geçecek, derler... Zaten olmayacak bir ilişkiydi, sürmezdi, sürmeyecekti, bekle, zamanla unutursun, derler... Yüreklerimizin birbirimizde kaldığını onlar bilemezler ki. Kiminle öpüşsem sende ki yüreğimi seyrettiğimi, sen kiminle öpüşsen bende ki yüreğini seyrettiğini onlar hissedemezler ki... Yokluğunu varlığa çevirirsem, biliyorum o artık ben olmayacağım. Ama sensiz mahvolmaktansa seninle mahvolurum, daha iyi... Sensiz isimsiz kalacağıma seninle isimsiz kalırım daha iyi. Bu hayatta yapmak istediğimiz her şey eksik, her şey yarım kaldı.
Artık birbirimizden başka kim tamamlayabilir ki bu eksikliği, bu yarım kalmışlığı... Bu büyük boşluğu... Çok kırdık, çok incittik, çok insanın sevgisinin önünü kestik, onları yarı yolda bıraktık... Şimdi onları ödüyoruz.. Artık hiçbir ev, hiçbir yuva almaz bizi içine.. Lanetlendik... Artık nereye gitsek yokluğumuz karşılayacak bizi... Nereye gitsek dışarıda kalacağız... Yokluğumu varlığa çevir, gel artık benimle mahvol... Bensiz isimsiz kalmaktansa, benimle isimsiz kal, daha iyi... Bak yüzünün yarısı öbür yarısına ağlıyor. Eksik ve yarım kalmasın artık hayatımızda hiçbir şey... Bari bunu tamamlayalım... Gel birlikte mahvolalım...

'Yüzünün yarısı çocuk / yarısı geçkin bir kadın / yüzünün yarısı öbür yarısına ağlıyor / yüzün kendisini arıyor... / Aşk kaçmış gözlerine / yaşanmamış yılların sana ağlıyor / zaman parçalanırken ellerinde / ölü kelebekler yastığın oluyor... / Ölü kelebekler / hepsi daha değerli erkeklerinden erkeklerinin kanıyla beslenen / ölü kelebekler... / hepsi daha değerli ömründen.

 

cezmi ersöz

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/3/2007 - Anlar...

bir bakış değse, bir el tutsan anı.
an, kağıt üstünde kalmasa, süregelen bir an olsa,
sonsuz olsa. kimse fark etmese sahneyi,
belki o zaman yalan sandığın gerçek olur.
ama elinle tuttuğun, gözünle gördüğün
bir fotoğraf karesinden ibaret ise,
ne kadar istemesen de o bir pozdur.
gizli bir anı saklayan resim,
aldatmasın görenleri. gerçek bir duruş
sergilemez başroller orada değilse.
resimdeki her figür doğruymuş gibi yapar,
gerçekmiş gibi bakar, fotoğrafı çekenin
‘’poz verin!’’ deyişini unutur.

gizli bir anı saklayan resim,
görenleri aldatmasın.
sahteliği çarpmaz göze,
inanmaya başladığın an,
o gerçek yalan olur.


 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/3/2007 - yalnızlığa alışmalı / can dündar

 

 

Bavulları hep toplu durmalı insanın...

Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...

Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vaz­geçmeli...

İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...

Yalnızlığa alışmalı...

 

*  * *

 

Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz borsasının değer kaybeden hisse senet­lerinden biri artık...

Bireyin keşif çağı, geride kı­rık dökük yalnızlıklar bıraktı.

Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.

 

* * *

 

İşte o yüzden alışmalı yalnız­lığa...

Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir şarkıyla paylaşı­lan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli... Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...

Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...

"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşmılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne...                        

Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kim­se yok" denmeli, "... belki de hiçbir zaman olmaya­cak..."                                                     

Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...

 

*   * *        

 

Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.

Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.

O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...

Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle he­saplaşmaya çalışmalı...

Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır ol­malı...

Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...

Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...

 

*  * *

 

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...

Yollarla barışmalı...

Yalnızlığa alışmalı...

          can dundar

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/3/2007 - son cümle gibi....

 

 

 

 

 

 

hoşnutsuzluk hapishanesinde yaşıyorum....
yanlızlığımı çevreliyorum sımsıkı!! gözlerini görememecesine,, aşk kokusu duyamamacasına,,kadınlığın tadına varamamacasına...

bir kız çocuğuydum,sorulara cevap arayan ve her defasında duvara çarpan....
kapıları zorladım,kapılar kilitli...
açılsada buz gibi odalara çıkan yollardan geldim...
korkuların ayak sesleri kovaladı...
kaçtım,,
kayboldum,,,
çocukken kucakladığım gökkuşağının renkleri ne kadar bulanık şimdi... yitikliğim içinde yüzleri tanıyamaz oldum....
tanımlayabildiğim; bir kalp atışı hissettiğim o an'ın en uzak olduğu...
bikaç küçük oyun oynuyor zaman yine,şans veriyor yada elinden alıyor hayatı....

yollar giriyor,,fikirler çoğalıyor..
yanlızlık yükleniyor en gücüyle...
ele geçirdi düşlerimi yüzünde o hain gülüşü ile,,
anlamın bu kadar detaysız,basite indiği bir günde....

derin bir armoni ve uzay da son bulan bir melodinin eşliğinde....
karanlığın hiç bu kadar ürkütücü olmayan yanıydı senin adın...

sonra zaman oldu yine,,, bir değişim,, derin bir nefes almak gibi ve yeniden başlamak gibi....

 

burju....

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/2/2007 - ellerim....

 

 

 

 

sana yazdığım her kelime için, lanetlendim,,, şimdi,her ne

 

zaman kalem tutsam, ellerim kanıyor....

 

 

burju....

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/1/2007 - yalnız bir opera/ murathan mungan

 

eserin sonuna git

Yalnız Bir Opera / Murathan Mungan

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin


      Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
      Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

      
      Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
      yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
      kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
      çerçevesine sığmayan
      munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
      lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

      
      Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
      Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.
    
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
      Takvim tutmazlığını
      Aramızda bir düşman gibi duran
      Zaman'ı
      Daha o gün anlamalıydım
      Benim sana erken
      Senin bana geç kaldığını


      Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
kalmıştı.
      Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
      Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


      Şimdi biz neyiz biliyor musun?
      Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
      Birbirine uzanamayan
      Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
      Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
      Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
      Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
      Ne kalacak bizden?
      bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
      Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
      Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
      Bizden diyorum, ikimizden
      Ne kalacak?

      Şimdi biz neyiz biliyor musun?
      Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
      Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
      Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
      Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

      kış başlıyor sevgilim
      hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
      bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
      oysa yapacak ne çok şey vardı
      ve ne kadar az zaman  
      kış başlıyor sevgilim
      iyi bak kendine
      gözlerindeki usul şefkati
      teslim etme kimseye, hiçbir şeye
      upuzun bir kış başlıyor sevgilim
      ayrılığımızın kışı başlıyor
      Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

      
      Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

      Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
      çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
      içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
      para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
      Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
      gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
      korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
      dışarıda hayat düşmandır size
      içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
      Bir ayrılığın ilk günleridir daha
      Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

      Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
      kulak verdiğiniz saatin tiktakları
      kaplar tekin olmayan göğünüzü
      geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
      bakınıp dururken duvarlara
      boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
      kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
      yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
      kendimizi hazırlar gibi
      yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
      ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
      ve kazanmış görünürken derinliğimizi
      Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
      bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
      hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


      denemeseniz de, bilirsiniz
      hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
    

      Bana Zamandan söz ediyorlar
      Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
      öyle düşünürler.
      Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
      Zaman
      Alır sizden bunların yükünü
      O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
      O boşluk doldu sanırsınız
      Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

      gün gelir bir gün
      başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
      o eski ağrı
      ansızın geri teper.
      Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
      Bitmişsinizdir.

      Zamanla  yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
      önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini  
      kazanır. Yokluğu derin  ve sürekli bir sızı halini alır.

      Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
      Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
      Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


      ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
      günlerin dökümünü yap
      benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
      kim bilebilir ikimizden başka?
      sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
      kendiliğindenliği
      yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
      bir düşün
      emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
      şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
      Bunlar da bir ise yaramadıysa
      Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


      Bu şiire başladığımda nerde,
      şimdi nerdeyim?
      solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
      ikindi yağmurlarını bekleyen
      yaz sonu hüzünlerinden
      gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
      geçti her çağın bitki örtüsünden
      oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
      bakarken dünyaya
      yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
      çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
      unuttuklarını hatırlamaktan
      uzak uzak yolları tarif etmekten
      haydutluktan ve melankoliden
      giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
      Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
      Bütünlemeli çocuklarla geçti
      gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
      dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

      Bu şiire başladığımda nerde,
      şimdi nerdeyim?
      yaram vardı. bir de sözcükler
      sonra vaat edilmiş topraklar gibi
      sayfalar ve günler
      ışık istiyordu yalnızlığım
      Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
      İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
                     Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
                     daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
      Aşk... Bitti. Soldu şiir.
      Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden


      Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
      Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
      Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
      uyudum, hiç uyanmadım.
      barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
      her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
      el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
      birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
      eksiliyorduk
      mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
      her otelde biraz eksilip, biraz artarak
      yani çoğalarak
      tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
      birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
      ağır ve acı tanıklıklardan
      geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
      maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
      linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
      korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
      ve açık hayatları seviyordu.
      Buraya gelirken
      uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
      atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
      ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
      çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
      panayır yerleri... panayır yerleri...
      ölü kelebekler... ölü kelebekler...
      sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
      Adım onların adının yanına yazılmasın diye
      acı çekecek yerlerimi yok etmeden
      acıyla baş etmeyi öğrendim.
      Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
      
      ipek yollarında kuzey yıldızı
      aşkın kuzey yıldızı
      sanırsın durduğun yerde
      ya da yol üstündedir
      oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
      ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
      ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

      AŞKIN BİR YOLU VARDIR
      HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
      AŞKIN BİR YOLU VARDIR
      HER YAŞTA BİRAZ GEÇİKİLEN
      gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
      gözlerim
      aşkın kuzey yıldızıdır bu
      yazları daha iyi görülen
      Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
      ilerlerim
      zamanla anlarsın bu bir yanılsama
      ölü şairlerin imgelerinden kalma
      Sen de değilsin. O da değil
      Kuzey yıldızı daha uzakta
      yeniden yollara düşerler
      düşerim
      bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
      ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
      Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
      yaşamsa yerli yerinde
      yerli yerinde her şey

      şimdi her şey doludizgin ve çoğul
      şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
      şimdi her şey yeniden
      yüreğim, o eski aşk kalesi
      yepyeni bir mazi yarattı sözüklerin gücünden


      Dönüp ardıma bakıyorum
      Yoksun sen
      Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren

eserin başına git




 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/12/2006 - zamanından sonra gelen güller....

 

bu yazı HİLMİ DEĞİRMENCİ 'NİN GÜL'leri için yazılmıştır....

 

seni büyüten bahçıvanın emeği içimi yaraladı sadece....

seni nasıl sevdiğini,sana nasıl emek verdiğini düşündüm o gün saatlerce...

dikenlerin bile canımı acıtmıyordu artık...

bir emanet gibi,,, bana aid değil gibi....

 

acı saatlerin ödülüydün sen O'na göre....

bir sevgi,bir emek vardı belkide....

geçmiş zamanın kırıntıları taşıdı seni bana....

                                  

                       oysa şimdi GÜL dendiğinde  sadece annem geliyor aklıma....

                                                                                                                        ve....

babamın GÜL'ü ,,, CAN'ı,,,,DEN'i....

zamanından sonra gelen güllerden derin bir nefes aldım....

 

Annem bana sakın kızma,,,tüm güllerden vazgeçtim....

 

                                                                            benden,,,Gülden' den,,,, senden başka.......

 

....

gerçek sevgi yi ben hep ailemden buldum... çıkarsızca,,,sorgulamaksızın....                                                        

 

sizi seviyorum..... :) burju...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

bir bakış değse, bir el tutsan anı. an, kağıt üstünde kalmasa, süregelen bir an olsa, sonsuz olsa. kimse fark etmese sahneyi, belki o zaman yalan sandığın gerçek olur. ama elinle tuttuğun, gözünle gördüğün bir fotoğraf karesinden ibaret ise, ne kadar istemesen de o bir pozdur. gizli bir anı saklayan resim, aldatmasın görenleri. gerçek bir duruş sergilemez başroller orada değilse. resimdeki her figür doğruymuş gibi yapar, gerçekmiş gibi bakar, fotoğrafı çekenin poz verin! deyişini unutur. gi

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

ozgurozgurerdem